Bir Egelinin Gözünden Kahramanmaraş ve Gaziantep

Üniversite öğrencilerinin yabancı olmadığı bir durum vardır: Vize haftasından sonra yapılan gayrı resmi tatil… Ben bu tatili kuzenim, adaşım, ağabeyim Muzaffer Karataş’ın yanına gitmek için kullandım.
              
                KAHRAMANMARAŞ
Kayseri’den yola çıktım. Bir müddet gittikten sonra beni çok şaşırtan bir şey oldu. Ben bir Egeli olarak büyük ormanların sadece Ege ve Karadeniz ‘de olduğunu düşünürdüm ama yol büyük dağların arasından gidiyordu ve dağların zirveleri çıplak etekleri çam ağaçlarıyla doluydu. Keresteciler yol kenarına kerestelerini istiflemişler ve fotoğrafçılar için harika bir kare oluşturmuşlardı.
Adülhamit Han Camii
K.Maraş otogarında beni kuzenim ve İsa Ağabey karşıladı. Oradan İsa Ağabey’in babaannesinin evine geçtik ve çok acayip bir şey gördüm. Masanın üstünde çerez tabağı, kurabiye tabağı ve içinde patates cipsine benzer şeyler olan bir tabak duruyordu. Fabrikasyon olmadığı belliydi ama kusursuz bir görüntüsü vardı. Çok hoşuma gitmişti. Biraz utanarak parmağımla işaret ettim. Gülümsediler ve tarhana kurusu olduğunu söylediler. Bir tane alıp tadına baktım. Tek başına güzel değildi ama yanında yoğurt olsa enfes olacağına eminim.
Babaanneyle vedalaştıktan sonra Abdülhamit Han Camii’ne gittik.(Camii)
Türkiye’nin en büyük 3. camisiymiş ve yalnızca halkın bağışlarıyla yapılmış. İçinde aynı anda 10 bin kişi ibadet edebiliyormuş.) Bana İstanbul’daki camileri anımsattığını söylediğimde İsa Ağabey caminin mimarının İstanbul’daki Çamlıca Camii’nin mimarlığını da yaptığını söyledi.
Sütçü İmam Türbesi
Camiden çıkıp Kahramanmaraş’ı kahraman yapan kahramanın, Sütçü İmam’ın türbesine gittik. Mütevazı bir türbeydi. Kuzenim hayal ürünleri olan Batman ve Superman’e süper kahraman dediklerini bizim gerçek süper kahramanlarımızın olduğunu ama değerlerinin bilinmediğini söyledi. Haklıydı, onlar canlarını hiçe sayan insanlardı diğerleri ise kurşungeçirmez, üstlerinde acayip kıyafetleri olan kurmaca şeylerdi. Türbenin arkasında çok büyük bir çınar ağacı vardı ve üç kişi saramadık çınarın gövdesini. Çınarın yanında küçük bir cami, birde kapısının önünde şadırvan olup olmadığını anlayamadığımız etrafında tabureler olan küçük bir havuz vardı. Cami 15. y.y.’da inşa edilmiş olmasına rağmen hala ibadete açıktı.
Yaşar Pastanesi
Türbeden çıkıp Maraş Kalesine gittik. Şehri tepeden izledikten sonra meşhur Maraş dondurmasını yemeye Yaşar Pastanesi’ne geçtik. Hani o hepimizin bildiği marka MADO var ya, işte bu pastaneden çıkmış bir marka. Duvarları koleksiyonluk eşyalar ve devlet büyüklerini ağırladıkları zaman çektikleri fotoğraflarla doluydu ve çok spesifik bir yerdi. (Orijinal Maraş dondurması keçi sütünden yapılıyormuş. İlk defa yiyenler keçi sütü koktuğundan ve konsantre olduğundan genelde zorluk çekiyorlarmış. Ben midesiz bir adam olduğum için rahatlıkla yedim ama bıçakla kesilip çatalla yeniyor. Yani fiziksel olarak hayli zor bir dondurma.)
Kısaca Kahramanmaraş: Denizsiz bir batı şehri gibi ve içinde iç anadolu insanları yaşıyor.
               

GAZİANTEP
K.Maraş’tan akşam saatlerinde Gaziantep’e geçtik. Ve şehre girer girmez K.Maraş’ a göre daha gelişmiş bir şehir olduğunu fark ettim.
Kuzenimle yaklaşık bir senedir görüşemiyorduk ve yorgun olmamıza rağmen gece geç saatlere kadar muhabbet edip dertleştik.
Ertesi sabah Pazar sabahıydı ve sonunda evde pazar kahvaltısı yapabilecektim. Yengem ve annesi uyandığımda çoktan kahvaltıyı hazırlamışlardı o an hissettiklerimi hissetmeniz mümkün değil. Kahvaltıyı yapıp televizyonu açtım 1 Mayıstı ve haberlerde Gaziantep’te bomba patlatıldığını üstelik 2 kişinin şehit olduğunu öğrendim. Söylenecek bir şey yoktu. Terör yine masum canları almış arkasında dul kadınlar, gözü yaşlı analar ve öksüz çocuklar bırakmıştı.
Kuzenimle evden çıktık ve şehrin dışında kalan Alleben Gölet’ine gittik. Kalabalıktı. Belki bombadan haberleri yoktu belki de rutinlerini bozmak istememişlerdi. (Mangal Gaziantep halkı için vazgeçilmez bir aktiviteymiş ve birçok aile her pazar mangal yapmak için mesire alanlarına giderlermiş.) Şaşırmıştım çünkü yüzlerce kamelya ve çoğunun yanında belediyenin yaptığı mangallar vardı. Anlayacağınız Gaziantep insanının suya ve mangala olan merakı hayli fazlaydı.Gaziantep parkları aslında çok spesifik parklar. Mesela Alleben Göleti set çekilerek yapılmış bir gölet. Biyolojik Park bir ormanın içine yapılmış ve yine ortasına yapay bir şelale konmuş hatta Manavgat Şelalesini
andırmıyor değil. Şahinbey Parkı içinde parkın bir ucundan diğer ucuna gitmenizi sağlayan bir teleferiğe sahip aynı zamanda İstanbul’daki Miniatürk parkındakilere benzer küçük maketler var.
Ertesi gün yoğun bir gün oldu. Pazartesi gece yarısında dönecektim ve gezebildiğim kadar gezmek istiyordum. Gezmeyi hedeflediğimiz yerler Gaziantep çarşısı ve tabi ki Zeugma Müzesiydi.Önce çarşıya gittik kısa bir süre gezdikten sonra meyan kökü şerbeti dağıtan bir şerbetçi gördük. Kuzenim daha önce içip içmediğimi sordu. İçmemiştim. Hemen adama dönüp bir bardak istedi. Şerbetçi buyurun hayır dedi ve bizden para almadı. (Meğer orda belli bir miktar para verip seyyar satıcılara adınıza hayır yaptırabiliyormuşsunuz. Aslında bu Türkiye’nin her yerinde olan bir durum ama Gaziantep’te hayli fazlaymış.) Bir yudumu tam içemeden bardağı bıraktım.Tadı alışık olmayan insanlar için gerçekten kötü.
Çarşı sokaklarında gezerken kuzenim birden burada dur bir fotoğrafını çekeyim burası çok güzel bir yer dedi. Arkama dönüp baktım Tahmis Kahvesi (1635) yazıyordu. Yine çok spesifik bir yere gelmiştik. İçeri geçtik ilk dikkatimi çeken şey yaşlı amcaların kâğıt oyunu oynuyor oluşuydu ama aileler de vardı. Biraz şaşırdım. Aslında mahalle kahvesindeki gibi kart oyunları, okey ve tavla oynanabiliyordu ama aileler de rahatlıkla gelebiliyordu. Üst kata geçtik, kuzenim benim için menengiç kahvesi tavsiyesinde bulunduktan sonra kendisi Türk kahvesini söyleyip kenara çekildi. Yine acayip bir tat geliyordu, anlamıştım. Üstelik meyan kökünden hemen sonra… Kahvelerimiz geldi ve menengiç kahvesini yudumladım. Tarif edemeyeceğim bir tadı vardı. Ne güzeldi ne de çirkin. Aromalı bir kahveydi. MUTLAKA DENEYİN.
Çarşıda gezmeye devam ediyorduk ve ünlü bakırcılar çarşısına gelmiştik. Neredeyse her dükkânda bakırı işleyen veya üzerine bir şeyler kazıyan insanlar vardı. El sanatlarının devam ettiğini görmek o kadar mutlu etti ki beni anlatamam.Çarşıdan çıktık ve Bey Mahallesine gittik. Antep’in ilk yerleşim yerlerinden olan mahallenin dar sokakları ve eski stil estetik evleri beni iki yüz yıl öncesine götürdü. Mahallenin ilginç bir hikâyesi de var. Ulu Önder Mustafa Kemal Antep’in Kurtuluş Savaşı’ndaki üstün başarısını görünce Antep’e bir jest yapar ve nüfus kaydını Antep Bey Mahallesine aldırır. Bey mahallesinde ise şimdi bir Atatürk Müzesi ve Oyuncak Müzesi var.
         
Çingene Kızı
Sıra Zeugma müzesine gelmişti.Turnikelerden geçtikten sonra müzenin içine hiç bakmadan soldaki odaya geçtik ve 12 dakikalık üç boyutlu tanıtım filmini izledik. (Bunu mutlaka yapın) Müzeyi gezmeye başladık, Gerçekten mozaikler harikaydı. Her biri tek tek döşenmiş devasa mozaikler vardı. Tabii heykeller de. Özellikle Mitolojik Yunan Tanrısı Mars’ın metal heykeli o kadar güzeldi ki… Uzun bir sütunun üstünde güzel bir ışıklandırmayla gelenleri selamlıyordu. Mozaiklerde hikâyeler vardı. Hem hikâyelerini düşünüyordum hem de “Vay be nasıl döşemişler bunu tek tek?” diyordum. Artık sıra o ünlü mozaik Çingene Kızı’na gelmişti ama göremiyordum. Her yere bakıyordum ama o yoktu. Kuzenime nerede olduğunu sordum. Bana karanlık bir koridor gösterdi. Birlikte girdik labirent gibiydi birkaç kere koridorun içinde bir sağa bir sola döndükten sonra kapkaranlık bir odada yalnızca Çingene kızının yüzü vardı. Davetkar bir bakışla yanına çağırıyordu adeta. Birkaç dakika  onu izledik ve dışarı çıktık.
Mars Heykeli
Karnımın acıktığını artık iyice hissediyordum. Meğer beni bir sürpriz bekliyormuş: Patlıcan Kebabı. Fırına gittik eti kebabı aldık ama hemen yanında bir de kasap vardı kebap orada hazırlanmış. (Gaziantep’te neredeyse bütün kasaplar ve fırınların yan yanaymış.) Eve geldik ve sonunda yemek yiyebilecektik. Ama patlıcan kebabı yemek dünyanın en zahmetli işiymiş. Önce patlıcanın içini sıyırmalı sonra üstündeki köftelerini dilimlemeli istersem domates ve biberle zenginleştirip yemeliymişim. Ha bir de bütün bunları karıştırıp özel ekmeğinin içine dürmeliymişim. Bütün bunları tamamladım ve tam yerken ekmeğin her yerinden sular akmaya başladı. Kuzenim ve yengem bana artık Gaziantepli olduğumu ve aslında dirseklerine kadar kirlenenler olduğunu söyledi.
Patlıcan Kebabı Deneyimim
Gitme vakti yaklaşıyordu garaja bir saat erken geldik ve kuzenimle muhabbet etmeye başladık. Tam da bu sırada bana blog açmamı ve yazı yazmamı tavsiye etti. Zaten bir şeylerle uğraşmak istiyordum ve bu fikir beni çok heyecanlandırdı. Hemen orada yazabileceklerimi düşünmeye başladım ve Kayseri’ye döndüğümde ilk işim bir yazı yazmak oldu.
Şuan saat 04.05 ve ben bu yazıyı yarına yetiştirme telaşındayım. Ve uykusuz kalsam da bunun verdiği haz paha biçilemez.
Üç günlük hızlandırılmış kültür değişimi ve maddi manevi rehberliğin için çok teşekkür ederim kuzen.


                                                                                          Vet. Muzaffer Aydın

Yorumlar

Popüler Yayınlar